Bir yerimiz ağrıdığında, hastalandığımızda koşup gittiğimiz doktorlara, doğumumuzdan ölümümüze kadar hep ihtiyaç duyarız.

Yanlarına vardığımızda, yüzümüze bakışlarından, ağızlarından çıkan kelamdan en çok etkilendiğimiz insanlar onlardır. Gülümseyerek, şefkat dolu bakışları, tatlı bir sözleri bizi mutlu etmeye, endişeli bir bakış, olumsuz bir tek sözleriyse mutsuz etmeye yeter.

Doktorları hep bize bakan, tedavi eden, iyileştiren şifacılar olarak görürüz de, niyeyse onların da, tıpkı bizim gibi etten, kemikten insanlar olduğunu unuturuz. Çünkü hep derdini, hastalığını anlatan biz, dinleyen, derdimize derman olmaya çalışan onlardır. Doktorlar bize sıkıntılarını anlatmadıkları için, onların da hasta, dertli, moralsiz, üzgün olacaklarını hiç aklımıza getirmeyiz. 

Çok iyiliğini gördüğümüz aile dostumuz bir doktorun ölüm haberini anneme söylediğimde; çok üzülmüş, şaşırmış “doktor da hiç ölür mü?” diyerek, onları bizden farklı bir konuma oturttuğunu dile getirmişti.

Zorlaşan hayat şartları, insani değerlerin önemini kaybetmeye yüz tutması; hayatlarını insanları yaşatmaya adamış bu fedakar meslek sahiplerini de, şuursuz insanların öfkelerinin hedefi haline getirmiştir. Oysa canımızı emanet ettiğimiz doktorlara, bizim de canımız gibi bakmamız; onların da sevgi, ilgi ve saygıya gereksinimleri olduğunu unutmamamız gerekmez mi?

> Bize Sorun