Genç adam tekerlekli sandalyeyi sürerek,yaşlı babasını salona getirdi. Salon devasa çınar ağaçlarının balkona sarktığı Tunalı Caddesi’ne ve Kuğulu Park’a bakıyordu.

Nicedir yaşlı adam hiçbir şeyin farkında değildi, pencere ve duvar kenarlarındaki saksı çiçekleri gibi hareketsizdi. Sadece onların canlı, cıvıl cıvıl açmış renkli çiçeklerinin aksine, sararmış ve solgundu.

Genç adam, tekerlekli sandalyenin emniyet kilitlerini ayarladı, babasının beslenmesini sağlamak üzere, sulandırılmış toz halindeki karışımı şırıngaya enjekte etti, serum torbasına doldurdu. Masaj aletiyle önce kafasına, sonra da ayaklarına masaj yaparak, kan dolaşımını artırdı.

Ana yolda, dolmuştan babasıyla birlikte inen çocuk, babasının elinden kurtulup, hızla karşıya geçmek isterken, karşıdan gelen taksinin çarpmasıyla, havaya fırlayıp yere düşmüştü. Babası onu taksi şoförüyle birlikte en yakın hastaneye götürmüş; bir gece müşahede altında kalıp, bir şeyi olmadığı anlaşılınca, taburcu edilmişti. O gün babası ona defalarca sarılmış, Allah seni bize bağışladı demişti.

Hiçbir tepki vermeyen babasının ayaklarının dibine çöktü, ellerini avuçlarının içine aldı, okşayarak ‘seni seviyorum’ dedi. Kulağına eğilip, yumuşak bir sesle: “ Pazara gidecek misin, elli lira versem yeter mi?” diye sordu. Yaşlı adamın dudakları kıpırdadı, anlaşılmaz sözler havada dağılıp gitti. Onun neye tepki vereceğini bilmenin memnuniyetiyle gülümsedi

Cuma günleri okuldan çıkış saati, babasının pazardan dönüşüne denk gelir. Çantasını eve attığı gibi, babasını karşılamaya koşar, köprüyü geçmeden ona yetişir, elindekilerin taşıyabileceği kadarını alır, yokuşu birlikte tırmanırlardı. Ter su içinde kalır, yardımlaşmanın erinciyle eve girerlerdi.

Peş peşe beş erkek çocuk... Annesi bazen yükünü azaltmak için, onları babasının yanına katıp, biraz nefes almak isterdi. Babası, annesinin yanında sesini çıkarmaz, on adım sonra “eve geri dönün, annenize de gitmekten vazgeçtik deyin” diye onları tembihlerdi. Hep bir ağızdan itiraz eder” annem söyledi seninle geleceğiz,” derlerdi.  O vakit babası yerden küçük bir taş alır, atar gibi yaparak, “yürüyün eve der” hepsini yanından kovalardı. 

Yaşlı adam, oğlunun doktor olması ve aşırı ihtimamı sayesinde canlı kalabiliyordu. Bir bakımevi ya da bakıcıyla, hayatta kalması pek mümkün görünmüyordu.

Babası, komşunun oğluyla birlikte, gizli gizli aylarca uğraşıp, yaptıkları tekneyi gördüğünde bağırmış, yalıtımı olmadığını, su alıp batacağı için, onu hemen kırmalarını söylemişti. Yine de onu dinlemeyip tekneyi kırmamış, denize sürmüşler, babasının durumdan haberdar olup, yetişmesiyle, su alan teknede batmaktan zor kurtulmuşlardı.

Babası tam kırk beş yıl devlette çalışmış, karısını ve çocuklarını kimseye muhtaç etmemiş, hep yanlarında olmuştu. Onu bırakabilir miydi? Şu anda babası bir şeyin farkında olmasa da, o biliyordu ya her şeyi... Babası da onu duyuyordu, anlıyordu, elini tuttuğunda bunu hissediyordu.

Hayat neydi? Yaşanmışlıklar, anılar, sevgiler değil miydi?  Hayat neydi? Bir yolculuk değil miydi?  Yolu ne kadar uzatmaya çalışsak da, anayoldan çıkılıp mıcırlı yola giriliyordu. Sonra, sonrası yok...

Nurdane Özdemir Sağkan                                     

24/04/2017 – İlker


> Bize Sorun